KARACAAHMET KAS. İHSANİYE / AFYON






Rivayete göre, Afyon Karacaahmet Türbesi'nde prangaya vurulan ruh ve sinir hastaları, sabaha kadar orada bırakılıyor ve iyi oluyorlarmış. Şimdi yine aynı metot uygulanıyor.

Afyon'un İhsaniye ilçesindeki Karacaahmet kasabasına geldim. Tam 700 yıldır Karacaahmet Türbesi'nin bulunduğu kasabaya insanlar akın akın geliyor. Halkın inanışına göre Karacaahmet akıl hastalarının şifa bulmasına yardımcı oluyor.

Eskiden Karacaahmet kasabası, 7 evden oluşan küçük bir köymüş. 7 evin hepsi de o eski zamanlarda kendilerine civardan getirilen ruh ve sinir hastaları iyileştirilmesi için çalışıyorlarmış. Hepsi kendilerine Karacaahmet Hazretleri tarafından el verildiğini söylerlermiş. Sonradan ne olmuşsa eskiden adı Kağnıcık olan köyde yaşıyanların evlerinde "ruh ve sinir hastaları" tedavi etmeleri polis tarafından yasak edilmiş.

Şimdi sadece bu tip tedavi türbenin içinde oradaki görevliler tarafından yapılıyor.

Karacaahmet Türbesi'ni geziyorum. Türbenin içinde küçük küçük odacıklar var. Gelen hastaları burada misafir ediyorlar ve ayaklarına sakin durmaları kendilerine zarar vermemeleri için pranga takıyorlar. Antika sayılabilecek ahşap prangalara ben de bağlandım ve bütün gece kocası tarafından hastalandığı söyledikleri 17 yaşındaki genç bir kadın ile birlikte sabahladım. Ödüm koptu, ödüm....


Umut bağlayanlar
Karacaahmet Türbesi'ne getirilen ruh ve sinir hastaları için uygulanan sistem şöyleydi. Akıl hastaları yer yataklarına yatırılıyor, ayakları prangaya vuruluyor ve gece kapılar üzerine kapatılıyordu.

Eskiden 7 evden oluşan şimdi ise 400 haneye ulaşan köyde yaşayanlar bazı geceler prangaya vurulan akıl hastalarının gece çığlıklarından uyuyamadıklarını ama yüzde doksanının da birkaç gün sonra sağlıklı bir şekilde kasabalarını terk ettiklerini anlattılar. Bunu kendi gözümle görüp, yakından yaşamalıydım.

Karacaahmet'e gelenlere şöyle bir göz gezdirirken kapının önündeki bankta oturan genç bir delikanlı ile dua eden orta yaşlı bir hanım dikkatimi çekti.

Munise Hanım ve oğluyla tanıştım. Hiç de öyle hasta hali yoktu, sakin sakin ana oğul bankta oturuyorlardı. Buraya neden geldiklerini sorduğumda Munise Uysal (41) şu cevabı verdi:

"Bakmayın şimdi sakin sakin oturduğuma. İyi olduğum için teşekküre geldim, dua etmeye geldim. Beni buraya ilk getirdikleri günü hatırlamıyorum bile. Eğer buraya da gelip derman bulmasaydım akıl hastanesine yatıracaklarmış. Kriz geldiğinde bir de felç gelirdi bana. Kasılır kalırdım günlerce, elim ayağım tutmazdı. Bir umut diyerek getirmişler beni. Günlerce prangada bağlı kalmışım. Hiç kendimi bilmedim, hiç hatırlamıyorum bağlandığımı. Ne bağırmışım, ne yakarmışım beni çözmeleri için. Günler, haftaları kovalamış. Şimdi ne hayal görmelerim kaldı, ne de hasta tavırlarım. Karacaahmet beni çocuklarıma bağışladı. Dilerim Allah'tan tüm akıl hastaları buraya gelip eski hallerine kavuşurlar..."

Annesinin anlattıklarını oğlu da onayladı ve şunları anlattı: "Annem öyle kötüydü ki bize düşmanı gibi bakardı. Hepimiz günün birinde iyice çığrından çıkıp bizi öldüreceğini bile düşünür olmuştuk. Korkuyorduk annnemden. Bakın ben üniversite öğrencisi aydın bir insanım. Böyle şeylere inanmamam gerektiğini düşünüyordum ama annemi buraya getirip sonra da eskisi gibi sağlıklı aldıktan sonra bazı güçlerin olduğuna inanmaya başladım."

Kontraplakla tamamen kapatılmış başka bir tecrit odası dikkatimi çekti. O oda diğerlerinden farklıydı. Diğerlerinin 3 kenarı kapalıyken onun kapısının önünde birde sağlamlaştırmak amacıyla koca bir tahta çarprazlamasına konulmuştu.

Ahmet Çalış'a o bölmede kimin kaldığını sorduğumda bana, "Orası özel bir bölüm. Çok ağır ruh ve sinir hastalarını oraya kapatıyoruz. Özel bakım gösteriyoruz, burada yatanlar daha sakin, ama buraya koyduklarımızın çoğu tehlikeli. Şimdi genç bir kadın misafirimiz var. İlk geldiği gün çığlıklarından bütün köy uyuyamadık, şimdi ise 2'nci günü büyük bir gelişme var" dedi. Önce beni yanına götürmek istemedi ama ısrar edince 17 yaşındaki Halime Alan ile tanıştım.

Halime, 9 aylık kız çocuğu sahibiydi ve şimdi de 3 aylık hamileydi. O kadar gençti ki kapı açılıp da onu ilk gördüğümde, çok üzüldüm. Halime evinde el bebek gül bebek dolaşacağına ayaklarında pranga bir minderin üzerinde Kur'an okuyordu. Beni görünce başını kaldırdı ve gülümseyerek "Sen de mi hastalandın?" diye sordu.

Ruh ve sinir hastası raporum yoktu ama İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşama mücadalesi veren çok insan gibi rapor olmaksızın dolaşabilenler sınıfında olduğuma emindim. "Biraz" diye cevap verdim ona. "İyileşirsin. Burası insana huzur veriyor. Ben iyileştikten sonra sana da iyi gelir" dedi.

Yanında refakatçi olarak kalan annesi kızını anlattı. Halime'yi ilk getirdiklerinde kapıdan içeriye uzun süre birkaç kişi sokamamış. Ayaklarına prangayı zor bağlamışlar. İlk gece kapı üzerlerine kapanıp, türbe karanlığa gömüldüğünde, "Geliyorlar, bana dokunuyorlar, yapmayıınnn!" diye bağırmaktan yorulup sabaha karşı baygın bir şekilde uyuya kalmış.

Genç kadının annesi, kızını şöyle anlattı: "Çok kötüydü. Küçücük evlendi, ardından hemen bebek, damat hemen askere gidince, kayınvalde elinde perişan oldu. Olaylar üst üste gelince bir de leke sürüldü kızıma... İşte o leke aklını kaybetmesine sebep oldu. Kocasından da destek görmeyince uçtu gitti aklı. Ne çocuk görür oldu gözü, ne bebek ne de karnında doğmayan yeni çocuk. Uçtu gitti. Doktorlar 'ruh ve sinir hastası' dediler işi kestirip attılar... İlaçlar da fayda etmedi, her geçen gün daha da kötüleşti. Canına kıymasından korktuk. Sonunda buraya getirdik. Şimdi yiyiyor, içiyor ve konuşuyor. Artık eminim biraz daha kaldıktan sonra eskisi gibi olacak. Her gece karanlığında anlattığına göre içine giriyorlar, onu tedavi ediyorlar, iyişileşecek, kınalı kuzum iyileşecek..."


Ayağımda pranga
Hava kararmak üzereydi. Anneden ve Halime'den izin aldıktan sonra ben de onların yattığı özel bir bölümde bir başka hasta için hazırlanmış prangaya kendimi bağlattım.

Gece fotoğraf çekmesi için arkadaşım Haluk'un kalmasına Köy Derneğinin Başkanı Ahmet Çalış izin vermedi. Çalış, izin vermeyiş sebebini de şöyle anlattı: "Şimdi bile çekilen resimler onları rahatsız etti. Gece Karacaahmet ve kendileriyle baş başa kalmaları lazım. Ortalarda dolaşan elinde makineli bir adam iç huzuru bozabilir. Bunu göze alamayız."

Böylelikle gecenin bir yarısı şayet vazgeçersem beni bu prangalardan kurtaracak kimse olmayacaktı yanımda. Ama bir gecede olsa burada kalmak istiyordum.

Artık ayaklarım bağlıydı ve içinde Karacaahmet Türbesi'yle birlikte 26 askerin olduğu söylenen sandukaların arasında hemen yanımda yatan Halime ile baş başa kalmıştım. Devamlı Kuran okuyordu. Arada bir başını kaldırarak, "Korkuyon biliyom ama korkma. Onlar seni iyileştirirler" diyordu.

Türbenin küçük camlarından içeri vuran gün ışığı yavaş yavaş etkisini kaybediyordu. Akşam oluyordu. Yan odalarda kalan ayakları bağlı insanların bazıları kendi kendilerine konuşmaya, bağırmaya bazıları da ağlamaya başlamıştı. Tüylerim diken diken oluyordu... Tabii ki korkudan.

Türbenin kapısının üzerimize kilitli olduğunu bilmem de ayrı bir panik yaratmıştı bende. Hemen yanı başımda prangaya bağlanan Halime ile ayrı bölmede baş başa kalmıştım.

Halime Kuran'ınını kapatmış uykuya dalmıştı. Bütün gün araba kullandığım için ben de yorulmuş bulunduğum yerin havasından mı nedir diğer bölümlerde yatan insanların seslerine kulaklarımı tıkayıp uyumak için kendimi zorlamaya başladım. Gece uzundu ve biraz uyumak bana iyi gelebilirdi. Zaten üzerime müthiş bir ağırlık çökmüştü..

Çok yakınımdan gelen hırıltılarla uyandım. Halime uykuda konuşuyordu, yattığım yerden onu karanlıkta zor seçiyordum. Onu net görebilmek için kendimi zorlarken birdenbire yattığı yerden doğruldu. Bunu o kadar seri bir şekilde yapmıştı ki yüreğim ağzıma gelmişti. "Ablaa" diye hırıltılı bir sesle bana "Ablaa... Uyan geldiler... Sakın korkma. Bak bana tedaviye başladılar. İçine girecekler korkma" dedi ve aynı hızla kendini biraz evvel mışıl mışıl uyuduğu mindere sırt üstü bıraktı. Yeniden uyumaya başladı.

Doğrulduğum yerden adeta nefes bile almadan onu izlemeye başladım, bu kez ayakları oynamaya başladı. Vücudu hiç kımırdaman takır takır ayakları tahta prangaya vurup duruyordu. Bir ara öyle hızla vurmaya başladı ki ayakları kırılacak diye düşündüm. O ise horlaya horlaya uyuyordu halbuki.

Bu arada bana da gelen giden yoktu.

Korkudan ter içinde kalmıştım. Gözlerim artık karanlığa iyice alışmış, küçük pencerelerden sızan ölü ışıkla onu eskisi gibi görmekte zorlanmıyordum.

Yine aniden kalktı, gözleri açık mıydı, kapalı mıydı göremiyordum. Gülmeye başladı, benim de kalp atışlarım hızlanmaya.

Bir gerilim filminin ortasındaydım ve 2'nci başroldeki oyuncu bendim.

Biraz sonra film koptu. 17 yaşındaki Halime çığlık-inilti karışımı bir sesle bağırmaya başladı. Ayaklarını bağlandığı prangadan kurtarmaya çalışıyor, elleri ile bana ulaşmak ister gibi hareketler yapıyordu. İşte o an onun benim bağlı olduğum yerden hayli uzak olmasından mutluluk duydum. O halde benim üstüme atlamasına nasıl bir tepki gösterirdim kimbilir? O kadar çok bağırıyor, can havliyle çırpınıyordu ki yarım kalan aklımı da bu karanlığın içinde korkudan kaybetmekten korkar olmuştum. Bir de o daha 3 aylık hamileydi, bu kadar çırıpış, bağırmadan sonra bebeğini bile kaybedebilirdi. Bir de onun endişesini duymak daha da gerilmeme sebep oluyordu.

Bir ara o korkuyla dışarıda olduğunu düşündüğüm Haluk'a seslendim. Kapıyı açıp beni prangadan çıkarmasını istemeye niyetliydim. Hiç ses gelmedi. Halime'nin annesi de dışarada olmalıydı ona da seslendim. Kimseden ses gelmemişti.

Sonra sabah öğrendim ki Haluk köyün yeni açılan oteline gidip mışıl mışıl uyumuştu.


'Akıllandın mı?'
Bütün köy içinde sabah onu kapının önünde beni beklemediği için kovalamam ise görülmeye değerdi herhalde. Sabah gün ağarırken bizi çözmeye geldiklerinde bütün gece stresten diken diken olmuş saçlarıma aldırış etmeden, gülümseyerek "Ne o akıllandın mı?" demesinin acısını bütün yıl boyunca çıkarmayı düşünüyorum da doğrusu.

Ayaklarım çözülüp hürriyetime kavuştuğum sırada Halime ise yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde derin uykuya dalmıştı. Daha sonra onun yanına gittim. Geceyi anlatmasını istedim. Bana, "Gece gelip beni ziyaret ettiler. Ellerini hissettim. Çok kalabalıktılar. Burada yatan bütün ölüler yanımdaydılar. Kiminden korktum, birinden korkarken öbürü beni sakinleştirmeye çalıştı. Göremediğim ellerinden şifa bulduğumu hissediyordum. Vücudum onlar beni tuttuklarında alev alev kor bir ateşe değmişim gibi yanıyordu, (demek ki o bağırışları, çırpınışları çektiği acıdan dolayıydı) sonra konuştular benimle... İyileşmeyi istememi söylediler. Kötü düşünceleri atmamı istediler. Dua ettirdiler, hep Kuran okumamı istediler. Doğan ve doğacak bebelerim için iyileşmem gerektiğini anlattılar. Korktuğumu söylediğimde beni teskin ettiler. Biliyor musun abla bu gece korkmayacağım onlardan. Onlar benim iyileşmemi, bebelerime ve kocama akıllı biri olarak dönmemi istiyorlar.. Korkmayacağım onlardan" dedi.

Biz bunları konuşurken Halime'nin annesi bağdaş kurduğu minderde gözyaşlarına engel olamıyor ve devamlı "Allahım kızım sana emanet, onun aklını geri getir. Karacaahmet Hazretleri'ne kuvvetli nefesler ver" diyerek dua ediyordu. Halime bana dikkatli dikkatli baktıktan sonra, "Sen nasılsın abla. Biraz düzeldin mi? Kendi canımla uğraşırken seni soramadım" dedi... Onunla ilk karşılaştığımız anda bana gülümsediği gibi gülümsedim ona... Durdu, baktı baktı, "Düzelirsin düzelirsin. Benim gibi biraz daha gecele burada düzelirsin" dedi.

Genç anne adayına "Acil şifalar" dileyerek onlara veda ettim. Derler ya, "Allah kimseyi akıldan etmesin" ne kadar doğru...

Yorum Yaz